Birgün Yazıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Birgün Yazıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Kas 2008

KAPİTALİZMİN BALANS AYARI: FACEBOOK

KAPİTALİZMİN BALANS AYARI: FACEBOOK
18:49 04 Aralık 2007
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

İnsanoğlu açık bir sisteme doğmuş olmanın I yükünü taşıyamayıp kendisini kapalı sistemlere kilitlemeseydi eğer, şüphesiz şu anda olduğundan çok daha farklı bir bilinç düzeyinde deviniyor olacaktı. Kapalı sistemlerin karışımındaki tepkimeden can bulan kapitalizm, son yüzyıl içerisinde insan hayatının bütün can bağlarını çürütüp, bir canlı olan insanı bir makine dişlisine çevirdi. İşin fenası, doğası gereği bu Frankeş-tayn'm bununla yetinmesi de mümkün değil. Yaratıcısı olan insanı içten kurutması yetmediği gibi, onun yaşam alanını da fiziksel anlamda tarumar ederek içine doğduğu açık sistem ile ilişkilerini bütünüyle koparıyor.

SÜRDÜRÜLEBİLİR YAŞAM
Bu gelişimin sonucu olarak küresel felakeder ile tepkisini veren doğa, tarihi boyunca onunla mücadele etmeyi seçip, içine düştüğü bütün darboğazları bir yolla aşmasını bilen insanı son dönemde ciddi ciddi tehdit ediyor. Daha önceki darboğazları ya teknolojide büyük bir sıçrama yaparak -örnek; gereç kullanmaya başlayarak, tarımı keşfederek- ya da düşüncede devrim yaparak -örnek; besin biriktirmeye başlayarak, toplu yaşamayı öğrenerek- geçmeyi başaran insan bulunduğu noktada yine bir çözüm tespit etti aslında: Sürdürülebilir Yaşam.

Ancak zaman daralıyor ve böylesi bir atılım için çok geniş çaplı ve hızlı bir dönüşüme ihtiyaç var. Bunun da yolu öncelikle çok hızlı bir bilgilenmeden, yani iletişimden geçiyor. Sürdürülebilirlik aydınlanması, en yalın haliyle şu an içinde bulunduğumuz doruklaştır-ma kültürünü terk edip, bir dengeleme kültürü olan en uygun şekle sokma kültürüne geçmek demek. Maksimizasyon kültürünün temelinde yer alan, 'üretmek ve tüketmek için yaşamak' döngüsünü kırmayı amaç ediniyor.

Sözgelimi, içinde bulunduğumuz sistemde, zamanımızın büyükçe bir kısmını çamaşır makineleri üreten fabrikalarda çalışmakla geçirip, evde çamaşırlarımızı bu makinelerde yıkamaktayız. Tüketmek için üretmek, üretmek için tüketmek sarmalında yaşamın kendisiyle sınırlı bir ilişki içinde, neredeyse o çamaşır makinesine yakın bir değerde varolmaya çalışmaktayız.

Ekolojistlerin, anarşistlerin, antikapitalist-lerin uzunca bir süredir haykırdığı insanın bilinçaltı ve yüzeysel/yapay değerlerle koşullanan bilinci arasındaki diyalogun koptuğu gerçeğini artık inkâr etmek mümkün değil. Öyle ki, salt evrenin kendisi ile değil, içinde bulunduğumuz dar çevreyle bile ilişkilerimizi sürdüremez hale geldik.

Şüphesiz öncelikle bu nedenden, evrenin kendisi ile ilişkiye en çok ihtiyaç duyan demografik gruptan -gençlerden-, filizlendi sürdürülebilirlik aydınlanması. Tam da aynı sebeple, yani tüketim ekonomisinin can damarında kaynayan bir isyan olması nedeniyle kapitalizm için göz ardı edilmeyecek bir tehdit olarak algılandı.

FACEBOOK ÇILGINLIĞI
Kapitalizmi insanla ilişkili bir düzen olmasından dolayı bir tür akla sahip olarak görebiliriz. Her akıl sahibi sistem gibi bilinçaltını da kendi içinde barındırmakta. Sistemin tıkandığı noktalarda bu bilinçaltı devreye giriyor ve gerekli düzenlemelerin yapılması için sistemi uyarıyor. Son dönemde 'facebook çılgınlığı' diye tabir edilen internetteki yeni sanal yapılanma, bizce bu underground (yer altı) misyonu taşıyor. Eski bir Ankara Belediye Başkanı'nın solcu gençlere "Komünizm lazımsa onu da biz getiririz" demesini andıran bir kibirle kapitalizm, topluma "ihtiyacınız olan şey insani ilişkilerse onu da ben sağlarım" diyor. Bir bakıma bizden aldığı şeylerin bazılarını bize geri vermeyi deniyor. Zira bu yoksunluk da artık bir ürün haline gelmiş durumda. Şüphesiz bir bedeli var ve rahatlıkla nümerik olarak ifade edilebilir.

Şimdiden bu tip sitelerle ilişkili milyonlarca dolar dönüyor ve yine bir takım insanlar para kazanıyor, bir takım insanlar tüketiyor. Bu noktadan bakıldığında belki de içine tutsak olduğumuz düzen, bize yeni bir oyun oynuyor, ancak umutsuzluğa kapılmamak lazım, bu oyunun da aynı internet gibi kontrol edilemez bir damarı var.

ÖRGÜTLENME ARACI OLABİLİR Mİ?
İletişim sitelerinin en önemli özelliği müthiş bir örgütlenmeyi de beraberlerinde getirmeleri. İnsani ilişkileri canlandırıp, iletişimi hız-landırmaktalar. Sözgelimi, Türkiye'de bir takım idealist insanların emekleri ve internet vasıtasıyla etkin faaliyet gösteren platformlar, dernekler buralarda serpilecekleri yeni mümbit topraklar bulacaklar. Siyasi oluşumlar, idealler, ideolojiler kolaylıkla yayılabilecekleri, seslerini duyurabilecekleri bir doku yakalayacaklar. Bilgi transferi hızlanacak, bireyler birbirleri ile kurdukları bağlar ile ister istemez sürekli yenilenir olacaklar. Bütün bunların ötesinde, insani ilişkiler yeniden canlanacak. Belki geçmişteki ile aynı şekilde değil ama başka bir biçimde iletişim ağı yeniden kurulacak. Geçmişte kültür evrimi, biyolojik evrimin önüne geçti ama biyolojik evrim bu arada yitip gitmedi. Yakın zamanda ise kültür evrimini de sollayan bir teknolojik evrim yaşadık. Şimdi ise aynı teknolojik evrim bizi yeni bir kültür evrimine taşıyabilir. Her uygarlık düzeyi farklı bir toplum düzeni dayatıyor. Bu kez küresel olarak toplu yaşamayı öğreniyoruz.

KAPİTALİZMİN KENDİSİNE ATTIĞI TEKME
Sürdürülebilirlik aydınlanması her şeyden önce insan olmanın hatırlanması ile ilgili. İnsan iletişim kuran ve "neden" sorusunu soran bir canlı. Teknolojik evrim sürecinde bu soruyu ya soramadı ya da anlamlı cevaplar bekleyecek fırsatı bulamadı.

"Neden su kıtlığı çekeceğiz", "neden küresel ısınma var" gibi soruların sorulmaya başlanması internetin yaygınlaşması ile doğru orantılıdır. Sürdürebilir Yaşam kavramının ortaya çıkışı da tam aynı zamana denk gelir. Şimdi internetin içinde doğan iletişim grupları "nasıl oluyor da bunca kirlilik, bunca enerji kıtlığı varken halen bazıları şehirlerde arazi arabaları ile dolaşıyorlar" nevi sorular soracaklar. Hangi ürünün ne kadar kirlilik karşılığı üretilebildiğini merak edecekler. Etmeseler de bir takım gruplar bunu onlara söyleyecekler. Kazdağı kadiamı kimsenin göz ardı edemeyeceği kadar güçlü bir sivil hareketle karşılaştı. Bu önemli bir etik canlanması, bir kültürel aşamadır. Kapitalizm en büyük darbeyi ürüne dönüştürmeye çalıştığı iletişim ve örgütlenmeden yiyecek gibi duruyor.

KAAN BENLİ

DALGANA BAK': KÜRESEL BİR SİMGE

DALGANA BAK': KÜRESEL BİR SİMGE
18:32 17 Ocak 2007
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

KAAN BENLİ
"D
algana bak". Üç gün içinde beş ayrı kentte yedi kişinin ölümü ile sonuçlanan sahici korku filminin adı herhalde bu olmalıydı. Yirmili yaşlarda, alkol ve uyarıcıları birlikte kullanan, vücutlarında jilet ve sigara yanığı izleri taşıyan ilci kopuk, şimdilerde mahkeme sürecini takip ettiğimiz cinayetler zincirleriyle feci bir yol hikâyesi yazmışlardı Ramazan Bayramı'nda. Cinayetleri de, güzergâhları da, hayat hikâyeleri de o sıralar gün gün "çevrimiçi" takip edilmiş, kiraladıkları arabanın kapısında yazan "dalgana bak" yazısı, cinayetleri işledikten sonra söylediklerinden söz edilen "cinayet öyle işlenmez, böyle işlenir" tümcesi akıllara kazınmıştı. Jandarma arabasını çalmaya kalkışmışlar, namlusu kesik pompalı tüfekleri ateş almamıştı. Jandarma silahını doğrulttuğunda kendilerini bilemeyecek kadar yüksekten uçtukları söylendi. Gerçeklikle ilgileri besbelli kopmuş, düşünme yeteneklerini yolun bir aşamasında yitirmiş olmalıydılar. İki katilin cinayetlerine kurban gidenler ise takip ettikleri yol üzerindeki benzincilerde, dükkânlarda çalışan aylıkçılardı. O gün o saatte orada olmasalar yalnız kendi yazgıları değil, peşlerinde bıraktıklarının da yazgıları bambaşka bir yol çizecek olan dar gelirli insanlar.

YABANCI DEĞİL
Bu berbat hikâyenin en irkiltici yanı, kanlı yolculukları boyunca onca korkunç şey olmasına karşın, olan bitenin bizlere o denli yabancı gelmemesiydi. Otoyol, tank dökük geçmişleri olan alkol batağında iki genç, pompalı tüfekten bozma tabanca, uyarıcılar, cinayet mekânı benzinlikler, acar muhabir kızın sorusuyla terleyen polis sözcüsü. Yabancı olmadığımız sinematografik imgeler. Capote'den Taranti-no'ya kadar Amerikalı kurgucuların sık kullandığı, tekrarlana tekrarlana aklımızda yer eden imgeler, küresel simgeler. Son dönemde bize sıkça sunulan, bu görüntülere eşlik eden bilgi birikimimiz de söz konusu kanıksamaya yardımcı olmuştu. Sözgelimi, psikopat tanımını biliyorduk, bu psikiyatrik rahatsızlığın fiziksel bir arazdan kaynaklandığını, rahatsızlığın başka etmenlerle birleştiğinde suç işleyen insanlar ortaya çıkardığını okumuştuk, alkol ve metamfetamin türevi ilaçların "delirium"a sebebiyet verebileceğini duymuştuk.

"Her şeyin birbirini izlemesi ve dünya çapında yayılması pornografisi" (Boudrillard) bir yandan, süreğen ve devinen bilgi yağmuru öte yandan, hem bireyin hem toplumun bilinci küreselleşme sürecinde hızla yeniden for-matlanıyor. Endüstrileşmenin arazları da en çok endüstrileşenden başlayarak dalga dalga yayılmaya koyuldu. Sadece 20 sene öncesi ile kıyasladığımızda dahi gazetelerin üçüncü sayfa haberleri ile şimdikiler arasında kıvam bakımından müthiş bir fark var. İki kırık insanın cinayet dolu "yolda" sına akıl sır erdiremeyeceğimiz zamanlar çoktan geçti. "Dalgana Bak"ın temposu düşer düşmez, gazete sayfalarında 17 aylık bebeğe işkence eden anne ve arkadaşları yer buldu, hemen arkasından ailesinin yedi ferdini katleden bir polis memurunun hikâyesini tükettik. Ardından bakkalları öldüren bir artçı "dalgana bak" çetesini paranteze aldık. Yirmi sene sonra daha feci patolojilere akıl erdirecek ve daha hızlı unutacağız.

Geçen seneler içerisinde loiltürel sığlaşma içinde olduğumuzun, küresel sermayenin evrenseli ezip geçtiğinin, multimedya gerçekliği içinde yaşayan canlılara dönüştüğümüzün bilincindeyiz. Bizi mutsuz eden bir yöne doğru yol aldığımızı algılayabiliyoruz. Şekil değiştirerek şiddet artıyor, fazladan bu kez şiddetten zevk alıyoruz. Açlık artıyor, üstelik homojenliğini yitirip daha can yakan bir biçime dönüşerek. Tüm bunlara "evrilirken" şüphesiz bireysel ve toplumsal yuvarlanmamız da aynı oranda artıyor. İnsanoğlu lanetli özelliği "adaptasyon yeteneğinin" bir sonucu olarak ayakta kalmaya devam ediyor yani. Karahindi-bağ bitkisi gibi çimeni kurutup kuma dönüştürerek de olsa yayılmayı sürdürüyor. O yüzden aklı ve bilgiyi birey ve insanlık yararına kullanmaya gerek görmüyoruz. Aynı nedenden toplumları insanlar değil, insanları toplumların paydası yönetiyor.

ANORMAL BİR DÜZEN
Psikopat gençler işsizdi, yoksuldu, sahipsizdi, sağlıksızdı, eğitimsizdi, alkol ve uyarıcı bağımlısıydı, gelir adaletinin berbat durumda olduğu bir ülkede, sanayileşmiş bir bölgede, tüm sanayileşme garabetinin, kirliliğinin, çılgınlığının içinde yaşıyordu. Sürekli kendilerinde referansı olan şiddet görüntülerini, rol modellerini kaydedip duruyorlardı. Düzelmelerini sağlayacak hiçbir gelişme olmuyor, tersine her şey onları biraz daha bombanın pimine doğru itekliyordu. Bunların ötesinde ilahi bir canilik ile doğmuş falan değildiler. Ailesinden yedi kişiyi katleden polis de kimbilir hangi sosyal döngülerde hapsolup bilinç yarılmasının hangi dehlizlerine inmişti hiçbir engele takılmadan. Bebek işkencecileri bile şüphesiz anormal doğmakla kalmamışlardı: Anormal kişilikleri ancak anormal bir düzenin içinde serpilecek bir canavarlığa "evrilmişti".

Bundan 100 sene önce olmayan bir vahşet düzeyine geldiğimizden bahsediyoruz. İşte bu yüzden yerel canilerimizin hikayeleri Hollywood hikâyelerine benzemeye başladı. Orada anlatılan hikâyelere özendiklerinden değil, orada anlatılan hikâyelerin kaynağının küreselleşmesi yüzünden öyleler. Endüstrileşme yanılgısının, modernleşmenin, kapitalizmin bas bas bağırdığı ülkelerin patolojileri bunlar. Dahası bu tanıma uyan daha yüzlerce rahatsız insan var, hem bizde, hem de bizi de içine vakumlayan bu akıldışı üretim ve tüketim düzeninde. Tek tozutan şüphesiz bunlar olmayacak. O halde mesela "Dalgana Bak"ta bayramda ailesini geçindirmek için çalışanların sadece iki cani tarafından değil, hepimizin parçası olduğu, tutsak düştüğü, bu akıldışı adaptasyon tarafından öldürüldüğünü kabul etmemiz gerekecek. Belki de, Paris'te arabaları yakan kopuk çocukların kozmik mesajı tam olarak anlaşılmadığı sürece travmalar yenilenmeye devam edecek: O çocuklar arabaları yakarken toplum dışına itilenlerin salt toplumun en alt kademesine zarar vermekle kalmayacağına işaret etmişlerdi.

NEDEN DİYALOGDA ISRARCIYIZ?

NEDEN DİYALOGDA ISRARCIYIZ?
19:30 15 Ocak 2008
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Yeni anayasa hazırlıklarına her düşünme pratiğinin fayda sağlayacağı inancıyla, 'sistemik düşünce' açısından konuya katkıda bulunmayı arzu ediyoruz. Anayasalar sonuç itibari ile toplumların dönemsel sistem seçimleriyle ilgilidir. Bu süreci doğru yönetmek için ise konuya ilkin en geniş açıdan bakmakta sayısız fayda var.

Bize göre sistemik düşünce açısından anayasa hazırlıklarında iki önemli faktörün göz ardı edilmemesi gerekir. Bu iki kavramdan bir tanesi konsensüstür -uzlaşma-. Bu kavramı sistem kurulumu açısından incelemek, konsensüsün tam olarak 'neyi' açıkladığını ifade etmek açısından faydalı olabilir.

Bir anayasa neden konsensüs içinde kotarılmalı-dır? Bunun epistemolojik analizini yapmak için öncelikle ona giden sağlıklı yolu, yani 'diyalog kurulmasını' enikonu irdelemek gerekiyor. Zira doğru anlamıyla konsensüsü, amaca doğru yol alırken beliren engelleri aşmada kullanabileceğimiz bir ürünler dizisi olarak görmeliyiz. Aksi durumlarda, yani konsensüsün sağlıklı bir diyalog yoluyla gerçekleşmediği zamanlarda, bu kavram kendi tanımının dışına kayacaktır. Bu halde, sözgelimi ikna kabiliyeti yüksek kişilerin fikirlerini diğerlerine dayatmaktan söz edilebilir; diğerlerinin kafasında alternatif fikirlerin uyanması mümkün olamaz ve buradan fayda elde edilemez. O halde diyalog kurmak uzlaşma aşamalarında elimizdeki tek reçetedir. Bu yolla her durumda uzlaşma oluşturmak mümkün olmasa da, gerçekleşecek uzlaşmalar kendi tanımlarına uyar. Sağlıklı diyaloglara zemin hazırlamak için içinde yer aldığımız sistemlerin bir çeşit farkına varmak ve yine içinde bulunduğumuz uzmanlık şablonlarının dışına çıkarak konulara çok sayıda farklı açıdan yahut olabildiğince derinden bakmak gerekecektir. Bunun alışılmadık bir yöntem olduğunu kabul etmekle beraber, sistem düşüncesi açısından neden zorunlu olduğunu aşağıdaki tümevarım esnasında tespit edebilmeyi umuyoruz.

İnsan önce kendisi, sonra da içinde yer aldığı küçük, büyük topluluklar ile bütünleşmiş, en nihayetinde varlığı ihmal edilen ancak aynı nedenden giderek kendini daha da çok hissettiren açık bir ekosistemin ayrılmaz bir parçası olmuştur.

Buradan kolaylıkla anlaşılacağı gibi: bu üç sistem devamlı bir iletişim ve etkileşim içinde olup aralarındaki etkileşim ve iletişim akışındaki canlılık, hepsinin birden sağlıklı bir biçimde var olmalarını sağlamaktadır. İnsan bilinci ve bilinçaltı doğaldır ki bu ilişkinin farkındadır. Ancak anarşistlerin, antikapitalistlerin, ekolojistlerin, şu dönemde sık sık dile getirdiği gibi "insan çoğu zaman bu döngüyü ve ilişkiyi kırar ve bilincini daha çok bireysel kazanca hizmet edecek bir şekilde belirli bir maksada yönelik kendi çıkarı için kullanmayı seçer." Böylelikle de hem kendi benliğindeki hem de içinde bulunduğu sistemin içindeki mevcut dengeyi farkına varmaksızın bozar.

METAFOR
Son yüzyıl içindeki gidişatta, insanın bu hırsına ek olarak -hatta onu kışkırtan- baş döndürücü bir biçimde gelişen teknolojinin de etkisi çok fazladır. Teknolojinin de harla-masıyla kontrol dışına çıkan devinim, insanın kendi kendini düzeltmeye çalışan bilinçaltı güçlerini de bir çeşit çaresizlik içinde bırakmaktadır. Bilinçaltı ve yüzeysel, yapay değerlerle koşullanan bilinç arasındaki diyalogun kırılması insanın diğer ilişkilerinde de etkisini göstermeye başlamıştır günümüzde. Özellikle sanayileşmiş Batı ülkelerinde toplumlar, sadece kendi çıkarlarına öncelik tanıyan tekleşmiş insan ünitelerinin bulunduğu bir senaryoyu sahnelemektedir. Bu sahnedeki her oyuncu ister istemez hem düşüncelerinde, hem de faaliyetlerinde bu dar görüşün izin verdiği ölçüde yol alabilecektir. Tekiller sadece kısa vadeli yaşayacak ve daha ilerisini ne düşünebilecek ne de hayal edip hissedebileceklerdir. Bu davranış biçimi, şimdilerde sık sık örneğini gördüğümüz gibi kitleleri salt gününü gün etmenin hâkim olduğu bir yaşama eğilimine doğru iteklemektedir. Dev arazi arabaları ile daracık yolları parselleyerek, saatlerce trafikte bekleyen insan figürü, ileride bu dönemi anlatmakta bir metafor olarak kullanılabilir.

Bu durumu bütün canlı sistemlerini canlı ve sağlıklı tutan ilişkilerdeki -özellikle insanlar için önemli olan diualocjlardaki- kopukluk veya yozlaşma olarak tasvir edebiliriz. Biyolojiden bir analoji yaparsak bu durumu doğası karmaşıklık olan bir organizmanın parçalanması, yani amip gibi, virüs gibi yaşayan basit sistemlere indirgenmesi olarak dahi görebiliriz. Yani olan bitene asıl organizmanın canının kısılması yahut alınması demek mümkündür. Her şeye rağmen iyi olan şu ki: Artık insanlık doğal felaketlerin de etkisiyle bu durumun farkına varmakta ve kaybettiği sağlığına tekrar kavuşmayı arzulamaktadır. Bunun için en hızlı iyileştirici güç olan diyalog kavramını yeniden ve en doğru biçimde algılamanın ve uygulamanın gereğini hissetmektedir. Bu noktada teknoloji bu kez insan yararına faaliyet gösterdiğini düşünüyoruz: Internet ortamındaki forumlar bir bakıma tabanda oluşan diyalog örnekleridir. Burada bir parantez açıp, konsensüse doğru yol alan diyalog kavramının ,bir tarafın kazanmasını amaç edinen münazara'dan -debate- kritik farkını not düşmek durumundayız. Şüphesiz bu ayrım ikincinin rolünü bütünüyle elimine etmez ve ikincinin gerektiği haller de bulunur ancak, hakiki demokrasilerin oluşması için münazara değil diyalog becerisine gerek vardır. Bu nedenle anayasaların hazırlanmasında düşünce ve ifade bağımsızlığı, diğer düşüncelere açık olma, hatta onlarla düşünce akımını zenginleştirme, özvericilik, bir görüşte ısrarcı olmama -inat etmeme- kabiliyeti büyük önem taşımaktadır. Diyalog, öncelikle kişileri açık ve geniş düşünmeye taşıyan elverişli bir araç olarak -buna sağlıklı ilişkilenme, karmalaşma 'sibernetik' aracı da diyebiliriz- tarafların bir arada yaşamalarına yardım edecek; giderek tarafları mutabakat içinde yaşamayı bilerek ve severek seçecek insanlar topluluğuna dönüştürecektir.

Türkiye gibi arka arkaya yaşadığı travmalarla benliği ve bütünlüğü fena halde sarsılmış ve hızla tekilleşmeye giden bir toplumda, bağımsız sağlıklı bir diyalog sürecinin devreye sokulmasını, böylelikle uzlaşma ortamının yaratılmasını sağlayacak bir model önemli kazanımlar sağlayacaktır. Bu bir gölge meclis ya da bir danışma atölyesi şeklinde olabilir. Bizce anayasa çalışmaları salt bu nedenle -yani toplumsal diyalogun kurulması nedeniyle- büyük önem taşımaktadır. Bu şu anda güçlü bir biçimde sahnede olan siyasetçilerin kuşkusuz tercih edeceği bir model olmaz, ama söz konusu meclis her kesimden halkın düşünce sistemine güvendiği kişilerce oluşturulursa, gerçekleşecek irade, bir anda ülkeyi bambaşka bir bilinç düzeyine taşıyacak ve kangrene dönüşmeye başlayan bütün sorunlar kolaylıkla sistemin içinde çözülebilecektir. Anayasanın kendisi değil ama hazırlanması, kanımızca bu nedenden dolayı daha büyük önem taşımaktadır.

KAAN BENLİ / AYTEN AYDIN

BİTLİ TURİSTTEN GOLFÇÜ TURİSTE: BİR ANADOLU YOZLAŞMASI

BİTLİ TURİSTTEN GOLFÇÜ TURİSTE:  BİR ANADOLU YOZLAŞMASI

 

Doğu Akdeniz’in en güzel kıyıları olan Antalya sahilleri, çok uzun bir zamandır kürenin gezginlerinin ilgi alanı içinde. Backpackers olarak tanınan ve bir sırt çantasına sığışarak dünyayı dolaşan turist çeşidi sadece Akdeniz kıyılarını değil, Anadolu’nun pek çok noktasını seyahat rotalarında yıllarca bulundurdular. İşin doğrusu Türkiye’nin turizm altyapısı ve halen pazardaki rekabet avantajını oluşturan otantik dokusu, bu insanlarla birlikte oluştu. O sıralarda Batı’da, Türkiye’ye karşı orantısız şekilde boy atmaya başlayan kuşkuların yer yer budanmasını da yine aynı sırt çantalılara borçluyuz. Hayatlarından birkaç seneyi dünyayı gezerek tanımaya ayıran bu insanlar, Anadolu’ da bulundukları süre içinde toplu taşıma araçları ile seyahat ettiler, bakkaldan, manavdan alışveriş yaptılar, yerli halk gibi halka açık kıyılardan denize girip, pansiyonlarda veya kampinglerde kaldılar; çevreleri ile iletişim kurmayı, buradaki yaşamla uyum içinde olmayı amaçladılar. Doğal olarak buradan ayrılırken yanlarında ülke hakkında önyargısız bir bilgi, onlarca yerel kelime ve dostluklar götürdüler. Bizler 80’li yılların tamah hezeyanı dahilinde, kanıksamaya başladığımız bu yabancıları bir çırpıda “bitli turist” olarak nitelendirdik. Tüketim ekonomisine çarpılıp şirazeden çıktığımız bu dönemde, gezginlerden gelen mütevazi dövize burun kıvırdık. “Turizm bir endüstridir, bize para bırakacak cebi dolarla dolu turistler lazım” yanılgısına düşüp gerek yerli, gerek bitli turistlerin hepsinden bir çırpıda vazgeçtik. Büyük turizm hamleleri yaptığımızı düşünerek halka ait sahillerimizi çitle çevirip betonlaştırdık. Bol yıldızlı otellere paket halinde gelip, paket halinde giden batının mutsuz orta sınıfını kendimize hedef seçtik.

 

Amacımıza ulaşmak pek zor olmadı: Batının endüstriyalizm mağduru bu kitlesinin zenginleşen batı Akdeniz kıyılarında aynı standartlarda tatil yapmaya devam etmesi artık bütçelerini zorlamaya başlamıştı. Bunun yanında, yıllardır gittikleri batı Akdeniz sahillerinde çok merak ettikleri pek bir şey kalmamıştı artık. Zira bu kesim için tatil kavramı, bir yıl biriktirdikleri para ile iki ayrı ülkede birer hafta geçirmekten ibaretti. Bol güneşli sahillerde mayolu fotoğraflar çektirmek, yerel tatlar bulduklarını sandıkları açık büfelerin önünde gerçek ötesi yerel kıyafetler giyen turizm çalışanları ile hemhal olmak, çoğunluğu için yeterliydi. Çabuk tükettikleri için sürekli keşfedecekleri yeni yerlere ihtiyaç duyuyor, mekanın aslından çok onun televizyondaki seyahat programlarında işlenilen imajıyla ilgileniyorlardı. Pazarlama gurusu siyasetçilerimizin, nakit zengini müteahhitlerimizin  ve dahi uluslararası turizm şirketlerinin bu fırsatı kaçırması beklenemezdi. Nitekim kısa sürede  sahillerimiz bol yataklı, bol yıldızlı inşaat estetiği harikası otellerle doldu. Onların sayesinde her yıl sayıları artan, başını otelin kapısından dışarı çıkaramayan ‘eurovizyon seçmeni’ yeni bir turist kitlemiz oldu. Doğal güzellikleri o kadar çok olan bir ülke ki Türkiye, o dönemde betonlaştırılan sahillerimizin arkasında hayıflanmadan hala elimizde kalan  köşelerin güzelliği ile avunmayı başarabiliyoruz. Ancak ne yazık ki genç nesiller Akdeniz kıyılarını asla bizler gibi bilemeyecekler. O kıyılar endüstriyalizm mağduru Avrupalı amcalara, teyzelere peşkeş çekilmek için katledildi. Bu eksikliğin bu ülkenin çocuklarının hayatında ne miktarda bir dövize karşılık geldiğini ise hesaplamak mümkün değil.

 

Orta sınıf paket turistlerin arzu ettiğimiz döviz tomarlarını bırakmadığını fark eder etmez aynı hazır kıta yeni fikirlerle ortaya çıktı. Sonuçta arzu ettiğimiz turist tipolojisine karar verdik: Bitli turist istemiyorduk, paket turist beklediğimiz parayı bırakmıyor, sahillerimizi şenlendirmiyordu, bize daha ihtiraslı bir turist segmanı  lazımdı. Karar verdik golf sopalı turistler istiyorduk: Dünyanın en nadide, en güzel ormanlık sahillerinin üstünde, bir sopayla top dürtmeyi hayal edecek saplantıdaki varsıl batılılara gözümüzü diktik.  Gönlümüzde yatan turist profili için gözümüzü kırpmadan Akdeniz sahillerinden 500,000’e yakın ağaç kestik. Koskoca Belek ormanını yok ettik. Yaz başında gazetelerin sayfalarında yer alan bir milletin aymazlık belgesi sayılabilecek o müthiş fotoğrafa ulaşmak için ülkemizin tabiatıyla canhıraş bir  mücadele verdik. Ne mutlu ki artık golf sahalarımız var. Cebi dolar dolu sportmen kuzeyliler, her tarafı golf oynamaya müsait olan ülkelerinin kır manzarasından sıkıldıkları vakit, gelip yüzlerce yıldır orman olan bu ılıman coğrafyada yeni tatlar peşinde koşabiliyorlar.

 

Yerkürenin içinde bulunduğu, şartlar dahilinde bu tip yatırımlara yönelmenin mantığını tartışmanın hiçbir anlamı kalmadı artık. İlkokul çocukları dahi, susuzluğun, kuraklığın, felaketlerin kapıda beklediği şu dönemde, koskoca bir ormanı yok edip, açıklık arazi yapmanın fırsat maliyetine akıl erdirebilir.   Bu projelerin ülkenin insanlarının çoğunluğuna bir fayda sağlamadığı, tam tersi, gerçek manada hem onları, hem de dünyanın kalanını yoksullaştırdığını saptamak hiç zor değil. Hepsinden öte bütün bu yönelimin kavramsal manasızlığı da ayan beyan görünüyor: Dünyanın en eski medeniyetlerinin yaşandığı, tabiat harikalarına sahip Anadolu’nun turizm potansiyelini neden yönetemiyoruz? Bu soruyu başka türlü sormak da mümkün: Bizi golfçü turisti bitli turiste tercih ettiren yozlaşmanın neden zamanında ayırtına varamadık?

 

Kaan Benli

7 Kas 2008

Ekolojik Ayakizi ve Endüstriyalizm

Ekolojik Ayakizi ve Endüstriyalizm

 

Önümüzdeki seneler içerisinde daha sık duymaya başlayacağımız terimlerden bir tanesi: Ekolojik ayakizi (ecological footprint). Şüphesiz semantik açıdan kavramın Türkçeye “ekolojik kullanım” olarak girmesi daha uygun düşerdi. Aslı İngilizce olan terimin dilimizde tam  anlamını bulamaması  oldukça anlaşılır bir nedenden: Son 20 sene içerisinde milletçe küresel kapitalizme doğru tam gaz akma uğruna hiçbir küresel meseleye akıl düşürme fırsatımız olamadı. Aynı nedenden tarımdaki nüfusu 10%’un altında kalan birinci dünya uzunca bir süredir insanın yerküre üzerindeki ayak izini tartışırken, nüfusunun üçte biri tarımdan geçinen ülkemizde  “çevreciliğin” ötesinde bir ekolojik farkındalık henüz ete kemiğe bürünemedi. 

 

Küresel demokrasi, küresel felaket gibi bu yüzyılın ana meselelerinin bir ölçüde referans kaynağı  ekolojik ayakizi.  Tekno-endüstriyel insanoğlunun yerküre üzerinde kalan günlerinin sayısını hesaplamak üzere çalışan University of British Colombia’lı bilim insanları tarafından ortaya konan bir kavram. Esas olarak insanın atıklarını yok etmek ve gereksinimlerini karşılamak için yerküreden ne kadar bir biyolojik alanı kullandığını açıklamak amacını taşıyor. Ekolojik ayakizi, bireyin, toplumun, yahut tüm insanlığın, tükettiği kaynakların yeniden üretimi, bu arada ürettiği atıklarının yeniden tüketimi için ne kadar kara ve sığ su alanına ihtiyaç duyduğunu  ortaya koyan önemli bir ölçü olarak da tanımlanabilir. Önemli çünkü normalde biz insanoğlu kürenin kaynaklarını ne şiddette kullandığımızı ne merak ediyor, ne de umursuyoruz. Gelgelelim bu ölçü bazı şeyleri bu umarsızlığın alnına yazıp geçebilecek kadar kışkırtıcı. Sözgelimi 2050 yılında şimdiki hızla artan insanlık talebini karşılamak için bir değil iki dünya gerekeceğini yerküre tarihine dipnot olarak düşebiliyor. Böyle kuru nümerik sonuçlar insanoğlunun anlayacağı dil olagelmiştir hep. Aksi halde bizleri köleleştirmenin dışında bir işe yaramayan bu gözbağcı üretim ve tüketim sistemini tartışamayız; küresel demokrasi kavramına, evrensel haklarımıza akıl erdiremeyiz; en fenası, insanlık tarihindeki akıl yükselmelerinin hep insan nüfusun yarısından çoğunun kaybına yol açan felaketler sonrasında gerçekleştiğini bilmezden gelmeyi tercih ederiz.

 

Son otuz senede yeryüzünde yaşayan canlı türlerinin üçte biri yok oldu. Bu arada nüfusunu üçte bir oranında arttıran insanoğlu teknoloji ve bilim alanında önemli mesafeler kaydedip  yerküre üzerinde jeofiziksel bir güce dönüştü. Küresel ısınmayı örneğin, bu marifetimizin madalyası olarak boynumuza asmış durumdayız. Ancak yerkürenin kaynaklarının artması konusunda bir başarımız henüz yok, tam tersi  kaynakların yitimini hızlandırıp küresel ekolojik ayakizimizi geçen zamanda hayli genişlettik. Bu tekno-endüstriyel  haksızlık aslında sadece insan ve diğer türler arasında sürüp gitmedi. İnsanoğlu  kendi içinde de gurur duyacağı bir adaletsizlik inşa etmeyi başardı: Eğer her ülke ABD kadar yeryüzü kaynaklarından istifade etse mesela, yetinmek için dünya gibi 4 tane daha gezegene ihtiyacımız olacak.  Kürede halihazırda kişi başına düşen ekolojik ayakizi alanı 1.8 hektar. Yani aşağı yukarı bizim Türkiye’de kullandığımız kadar. Ancak  Birleşik Arap Emirlikleri, ABD gibi ülkelerin vatandaşları dünyayı bu oranın tam 5 katı üzerinde kullanıyorlar. Fas, Sudan, Peru gibi ülkelerin vatandaşları ise tam 5 katı altında. Başka bir deyişle bizleri bekleyen felakette “geri kalmış” Fas, Sudan ve Peru gibi ülkelerin hiçbir etkisi olmamasına karşın, birinci dünyalı, gelişmiş, tekno-endüstriyel Amerika, Kanada, Norveç gibi ülkelerin birinci derecede sorumluluğu var.

 

O halde ilerleme, teknolojik gelişme, endüstrileşme, üretim ekonomileri, tüketim ekonomileri içinde bulunduğumuz bu kesit içerisinde ne gibi bir anlam ifade ediyor? İnsanoğlunun kendini bildi bileli en temel meselesi olan açlıkta bir azalma var mı mesela? Kesinlikle yok. İnsan nüfusunun beşte biri halen açlıkla boğuşuyor. Üstelik bu oran azalmayıp artıyor.  O halde bunca emek, haksızlık ve acı ile ne kotarıldı şimdiye kadar ve halen nerede duruyoruz? Ekolojik ayakizi kavramı bu soruyu cevaplamamızı da hayli kolaylaştırıyor: İnsanoğlunun  endüstriyalizmin açgözlü derebeylerine tutsak düşmesi ile beraber yerkürenin ekosisteminin çökmesi ve milyonlarca senelik türlerin yok oluşu tam bir paralellik arzediyor. İş öyle bir hale geldi ki artık insan nüfusun da büyük bir kısmı yok olma tehlikesi ile karşı karşıya. Elde kalan ekosistemin devamı için tek yapılacak olan yeni bir akıl ve kültüre geçmek olacaktır. Sürekliliği hedefleyen bir ekonomik anlayış üzerine yaşam yeniden kurgulanacaktır.  Bunun için yepyeni ve küresel bir devrim gerekecek. Görünen o ki bunu bizi tokatlayacak ilk küresel felakete borçlu olacağız.   

25 Kas 2007

KURTLAR VADİSİ VE POLİTİK DOĞRUCULUK (BİRGÜN)

KURTLAR VADİSİ VE POLİTİK DOĞRUCULUK
18:07 02 Mart 2007
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

KAAN BENLİ
Kurtlar Vadisi depreminden nasıl paçayı kurtarırız tartışmaları sürerken Haluk Şahin Radikal'deki yazısında önemli bir soruyu cevapladı: "'Kurtlar Vadisi'ni kim durdurabilir?' Cevap: Büyük reklamverenler durdurabilir." Son dönemde büsbütün arsızlaşan kapitalizmin tacizinden nasıl korunabileceğine dair önemli ipuçları içeren sözkonusu yazı, sivil toplum kuruluşlarımızın gözünden kaçmamış olmalı. Özellikle Avrupa'daki tüketicinin kültürel değerlerine sahip çıkmak, toplumsal etiği korumak, yahut serbest piyasa pornografisini bir nebze olsun dizginlemek için sisteme sistem içi aygıtlarla müdahaleye davranması sık rastlanılan bir durumdur. Geçmişte bir örneği olmamasına karşın serbest piyasanın yan etkilerinin alevleneceği ilerleyen günlerde Türkiye'de de benzer tepkiler göreceğiz.

Bu tepkiler Kurtlar Vadisi gibi büyük bir kesimce izlenen bir diziyi yayından kaldırmakta yeterli olamaz, ancak kendini bilmez bir kısım sermayeye, zaman zaman bir tüketici ayarı verecektir. Özede şimdilerde alttan alta kaynatmaya başladığımız, Kurtlar Vadisi'nin üzerinden tartıştığımız sistem içi, sistemle barışık tepkilerin artacağı bir döneme giriyoruz. Tarımda çalışan nüfusun hızla eridiği şu dönemde, bu seviyeye bunca hızlı kavuşmamızda şaşılacak bir şey yok, sistem dengeyi bulmaya çalışıyor. Bu nevi tepkiler azdırılmış tüketim ve üretim ekonomisi içinde bizlere nefes alacağımız odacıklar yaratacak. Ancak ne yazık ki her şey sadece bununla bitmiyor. Çünkü tüm bu durum aslında bu akıldışı sisteme gitgide bağlandığımızın da bir göstergesidir.

Endüstriyalizmin iki akılsız çocuğundan daha azgın olanını, tüketim ekonomisini, bütünüyle anlamak için onun içinde yaptığımız günlük aktivitelerin akıldışılığına bir göz atmak yeterli.

KENDİNDEN TÜREYEN İHTİYAÇLAR
Buzdolabınızdaki son tüketim tarihi geçen ürünler, arabanızdaki boş yan koltuk, bankadaki tasarrufunuz, insanoğlunun nesnel gerçeği bakımından son derece anlamsız hatta absürt olgulardır. Yaşam sürenizin bir kısmını herhangi bir faaliyet yoluyla paraya dönüştürüp bunun ile kullanmadığınız şeyler biriktirmenin yaşamın aslı ile bir ilgisi olamaz. Yani içinde bulunduğumuz endüstriyel yapı insanoğlunun doğal ihtiyaçlarının dayattığı, yahut doğal ihtiyaçlarının evrildiği bir düzeyin dayattığı bir yapı değildir. Tam tersine, ideolojisinin çok açık ortaya koyduğu gibi, ger-

çeği yerine taklidi üzerinden (para) pratik etmeyi öngören bir sistemden bahsediyoruz. Çılgınca üretmek ve çılgınca tüketmenin insan olmakla doğrudan bir ilgisi olmamakla beraber, insan sürüsü olmakla belki kısmen bir ilişkisi kurulabilir. İnsanoğluna ait tarihi ve materyal realiteler kapitalist endüstrinin kaynağını açıklar açıklamasına ancak, bu üretim ve tüketim azmanlığının ihtiyaçlar giderildikten sonra, daha büyük sorunlara yol açmak pahasına neden hâlâ devam ettiğine dair bir neden gösteremez. Herhangi bir ihtiyaçtan filizlenen üretim ve tüketim çeşitlenerek artmaya devam etmekle birlikte, bir süre sonra o ihtiyaçla olan bağlarını koparır, dahası yeni ve kendinden türeyen ihtiyaçlara zemin yaratır. Bu deli sarmalının ancak sürüce, kürece algılayabileceğimiz üstesinden gelinemeyecek ihtiyaçlara varışımız noktasında son bulacağını tahmin edebiliriz. Küresel ısınma mesela, tam da böyle bir şeydir.

Bu noktadan hareketle kapitalist toplum içerisinde zararlı endüstriyel ürünlere karşı demokratik yollardan eylemde bulunma durumuna kuşkuyla bakmak normaldir. Zira bu sistem içi eylemler esasında gerçekliği olmayan bir olguyu kurumsallaştırmaya, pazarlamaya yaramaktadır. Bu halde sistemle barışık, sistemi karşısına almayan girişimler daha önce sözünü ettiğimiz nefes odacıklarını yaratmakla birlikte, bizi hızla bir garabete doğru sürükleyen rüzgârı da harlamaktadır. Kapitalizmin içinde yaratıcılığın ürün üretimine indirgendiğini aklımızda tutarak, verilecek demokratik tepkilerin yanlış ürünler üretimine engel değil etken olması beklenmelidir. Sözgelimi tüketici tepkisini, yahut yazar çizer tepkisini hedefleyen ürünler zaman içerisinde raflarda boy gösterebilir. Yasak şüphesiz savunulacak bir şey değildir ama, devlet tarafından gözü dönmüş endüstriyel ürünler için uygulanması da gayet anlaşılabilir bir şeydir.

KULLAN-AT DEMOKRASİ
Bu noktada tartışmamız gereken RTÜK'ün sansürcülüğü değil, Kurtlar Vadisi yahut benzeri dizileri bir ürün olarak görüp göremeyeceğimiz, bu ürünlerin topluma kalıcı zarar verip vermediği olmalıdır. Sistem içerisinde yaratıcılığın ancak satıldığı anda yaratıcılık olabilmesi, yaratıcılığın ürün üretimine indirgenmiş olması, bu tür ürünlerin yeniden tarifini gerektirmektedir. Kısacası, bu üretimlerin getireceği kazanç ve topluma vereceği zarar boyutları bu seferki yasağa bütünüyle karşı çıkmadan önce incelenmesi gereken bir durumdur. Politik doğruculuğun tarihe karıştığı süreçte kullan-at demokrasileri de yeniden tanımlamakta fayda var.

İzleyiciler